25 Aralık 2010 Cumartesi
Çaaat… Çattt..laaak ssesssleeeerr…
16 Ekim 2010 Cumartesi
“…yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle…”
25 Eylül 2010 Cumartesi
Yok böyle bir sevmek…
21 Eylül 2010 Salı
it gibi...
...
insanlar kendi dünyalarından,
kendileri sorumlulardır, dedin ya.
peki ya bir gün it gibi seversen?
...
16 Eylül 2010 Perşembe
mantığınla duygularını yönetebildiğin sürece...
6 Eylül 2010 Pazartesi
Veda Busesi mi?
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Bari sonbahar gelmeyeydi!
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz…
7 Ağustos 2010 Cumartesi
1 Ağustos 2010 Pazar
Kırık kalpler durağında inecek var…
30 Temmuz 2010 Cuma
Sessizliğimin içindeki tek ses, hızlı büyümemden gelir…
Önce usulca tuttu ellerimden, kendimi güvende hissettim
Çekti kendine yavaş yavaş, fark etmedim bağlandığımı…
Kaçmak istemedim hiçbir zaman, o da bırakmak istemedi zaten
Ama alışma dedi, dinlemedim alıştım.
Ben her korktuğumda, her ağladığımda, her yalnızlığımda, her sevincimde, her işimde, her tatilimde… Ona gider oldum, o ise sabit ve basit dokunuşlarını değiştirmedi tenimde…
Ama sokuldu daha da yakınıma, hissettim, hoşuma gitti bu…
Gençtim deliydim, gençtim heyecanlıydım, gençtim ateşliydim
Durduramadı beni kimse, ben giderek ona bağlandım.
O hala sakin taklidi yapıyor bana, oysa ellerini dolamış çoktan belime.
Alkol almışız,
Kaç defa yalnız kaç defa karşılıklı; kaçıncı defa kederden kaçıncı defa sevinçten…
Evet, usulca tuttu belimi, hiç acıtmadı tutarken. 4 sene geçti elimi ilk tuttuğunun üzerinden, dün gibi hatırımda! İlk gün hiç korkutmadı beni, belki de korkmak en iyisiydi ama hala istemem korkmuş olmayı. Korkmayı...
O tek başına yapmadı hiçbir şeyi, benim iznimle oldu her şey…
Ben geldim, ben sevdim, ben sığındım
O ise, durdu ve sahip çıktı, hiç bırakmadı beni
Her şeyime ortak, belki de her şeyime sebep oldu!
Şişt!
Çok sessiz öptü beni, çok sesss…
Kimse görmedi, hatta ben bile… Kapatmıştım gözlerimi, açtığımda zaten bir şey göremez olmuştum,
Evet, evet usulca… Çok usul… Girdi kanıma, girdi beynime… Asıldı saçlarımı canımı yaktı, bir şey demedim, tuhaftır hoşuma gitti ve hoşuma gittikçe daha da asıldı… Boğazımı da sıkmış hissetmedim, parmak izlerinden anladım nice sonra…
Aynı yavaşlıkta bıraktı ellerimi, ben demedim bırak diye… Ben fark etmedim bile…
Usulca geçti karşıma birbirimize değmediğimiz ilk andı… Ben durdum o gülümsedi, ben korktum o güldü. Ben sustum… Kahkahası kulaklarımda…
Yavaş yavaş sokuldu yanıma, nefesi hala hatırımda…
Gözlerini görüyorum her gözümü kapatışımda…
Ondan korktuğum ilk andı!
Korktum, biraz çırpındım ama yine de gitmedim bir yere…
Daha yakın oldu hoşuma gitti, ben de yaklaştım.
Soydu… Tenime değdi… Sonra bıraktığı ellerimi tekrar tuttu, ama bu sefer usulca değil tüm gücüyle sıktı, canımı acıttı, acıyı da ilk defa o zaman hissettirdi.
Bu sefer daha çok korktum, gözlerim doldu, yok yapamadım, bana ağlamamayı öğretmişti.
Kaçmak istedim bırakmadı! Bu bana uyguladığı ilk kaba kuvvetti! Kandırıyorum kendimi ilk değildi, ‘benim hissettiğim ilk’ti.
Kaçamadım!
Bıraktım vücudumu, bir sonbahar yaprağı ya da taze bir fidanın rüzgâra teslimiyeti gibi…
Soydu beni, çırılçıplak bıraktı, tenime dokundu, tenimi öptü, tenimi…
Sonra…
Sonra boşalttı tüm pisliğini içime… Sustum…
İçimdeki ılıklığı hissederken çocukluğum geçti gözlerimin önünden… Bir daha geri gelmeyecek o basit çocukluğum… Birden büyüdüm bu gece; kocaman oldu bedenim, ufalandı ruhum. Tilkiden korkan kırmızı başlıklı kız geldi aklıma, yakın hissettim kendimi, ama ilk defa da sevdim o tilkiyi… Külkedisinin üvey annesini de… Her şeyi sevdim o an, kendim hariç!
Ve şimdi… Artık istesem de gidemem bir yere.
Çünkü bu geceden sonra, ben sana gebeyim İstanbul!
10 Temmuz 2010 Cumartesi
Sen, ben ve ‘biz’ yaratma sanatı…
İçimde anlam veremediğim bir şeyler var. Bir heyecan desen değil, bir suçluluk desen hiç değil… Değişik bir duygu hem sana gelmek isteyen hem durmak isteyen hem de kaçmak isteyen… Heyecanlı, tatlı… Bir zaman karmaşası içindeyim, günler nasıl geçiyor anlamıyorum. Sabah kalkışlarım zorlaştı, kimi zaman sen kimi zaman sensizlik yüzünden… Geceleri uyuyamıyorum, çoğu zaman sensizlik yüzünden!
İnat ediyorsun, sana kızıyorum, çok kızıyorum, sonra üzülüyorum, susuyorum, sen de üzülüyorsun, bir daha üzülüyorum… Sonra sen de susuyorsun, ben duruyorum, sen uzaklaşıyorsun. Ben özlüyorum, sen de özlüyorsun… Dayanamıyoruz, hiçbir şey olmamış gibi yapıyoruz, konuşuyoruz ama daha çok öpüşüyoruz. Sen bana doyamadığını söylüyorsun, ben seni bir daha öpüyorum. Sonra ben sana doyamadığımı söylüyorum…
Benimle yatmayı seviyor musun diyorsun, elbette diyorum. Sarılıyoruz, uyuyoruz. Sen gece kalkmalarımdan şikâyet ediyorsun, bazen de su istiyorsun. Sonra tekrar dalıyoruz. Sabah oluyor, güneşi birbirimizin suratında görmeyi seviyoruz, birbirimize anlamlı anlamsız bakıyoruz, işe gitmek gerek diyoruz, bir daha sarılıyoruz, defalarca alarmları erteliyoruz. Sonra… İkimiz de geç kalıyoruz.
Böyle geçip gidiyor işte; nedir ne değildir bilmiyorum. Mutluyum. Seninle vakit geçirmeyi seviyorum. Seninle uyumayı seviyorum. Seninle uyanmayı seviyorum. Sana sarılmayı, nefesini hissetmeyi, sana bir şeyler anlatmayı, seni dinlemeyi… Seni…
22 Haziran 2010 Salı
Sapına kadar yanlışa batmak mı yoksa ilk defa gün ışığına çıkmak mı…
Neden bu kadar çabuk büyüdüm anne…
“Gece geçmez gündüz olmaz
Can bu dünyaya dayanmaz
Neden…”
Neden içimdeki bu ağlama isteği? Anlam veremiyorum kendime, canım çok yanıyor… Neden? Ne olur biri söylesin, neden? Boğulmak üzereyim!
”…Deli kızım uyan!
Söylenenler yalan…”
Bütün hücrelerim uyuşmuş sanki hiçbir şeyi hissedemiyorum. Ne oluyor bana? Ne zaman bitecek midemdeki bulantı? Ve ne zaman gerçekten bakacaksın bana, bana bakarken beni göreceksin gerçekten?
“…Karlı dağların ardında biri yaşarmış
Bulut olur yağmur olur bize bakarmış
Hem yakın hem uzakmış
Yanakları al almış…”
Dokunulan her yer yanıyor! Yanıyor sönüyor yanıyor sönüyor, geriye izi kalıyor… Nefesim tükeniyor! Damarlarımda akan sensin ve yavaş yavaş beynime çıkıyorsun! Dur yapma, canımı acıtıyorsun!
“…Yerde oldum gökte oldum
Sormayın halim ah başım duman
Gönül uslanmayı bilmez, düşlerim
Gerçek, gerçeğim yalan…”
KIRGINIM... nedensiz…
20 Haziran 2010 Pazar
Oysaki ben de biliyorum susmayı… En az, zamanın değerini bildiğim kadar!
Ne o susmalarıma bir anlam mı yüklüyorsun!
Niye benimle bu kadar inatlaşıyorsun, bize bunu neden yapıyorsun? “Biz” olmanın gücünü neden küçümsüyorsun ki…
Daha gelmeden gitmeye başladın, oysa ne güzel Sen’li hayat! Sence de, gurur ve inadı bir kenara bırakabilse insancıklar, ne güzel olmaz mıydı hayat? Her şeyi anlamak için gözlerime bakman yetecekken neden kaçırıyorsun bakışlarını benden?
Kim dediyse yanlış demiş, kim öğretmişse yanlış öğretmiş. Kaçarsan kovalanmazsın, kaçarsan daha iyi bir ilişki yaşamazsın; kaçarsan sadece kaçmış olursun, kaçarsan sadece aradaki mesafeyi açmış olursun. Yitirdiğin zaman da cabası… Yitip giden zamanın geriye dönüşü olmadığını gayet de iyi biliyorsun hâlbuki.
Efendim! Yine de gitmek mi istiyorsun?
Peki, o zaman… Sen biliyorsun!
17 Haziran 2010 Perşembe
Hadi gel ve uyandır beni…
Yine gece ve ben yine uyuyamıyorum.
Uyanıkken gördüğüm rüyamın peşinde,
Uykusuzluk daha tatlı geliyor gecelerime.
Yorgun gözlerle,
Yine resimlerine bakarken buluyorum kendimi
Sanki banaymış gibi sevindiriyor beni,
Dudaklarındaki o gülümseme.
Zor tutuyorum kendimi!
Ve yine özlüyorum seni!
O kadar yorgunum ki sensizlikten.
Ah min-el aşk
Ve o yekta gururum!
Ah yatağımın sol yanı,
Hiçbir zaman bilemeyeceksin
Seninle çıktığım, o yatağa sensiz girmenin ne demek olduğunu!
16 Haziran 2010 Çarşamba
rüyamdaki sen ve sendeki rüyam
Cesaret ile esaret arasında gidip geliyorum kaç gündür. Bir ileri bir geri…
En sevmediğim şeyleri yapma isteği duyuyorum, son günlerde –ki seni özlemek de buna dahil- . Beğenmediğim duyguların esaretinde… Kaybolup gidiyor tüm cesaretim!
Seni düşünmeden edemiyorum geceleri, ne olduğunu bilmeden hayalin bitiyor yanımda ve ben ona git diyecek gücü kendimde bulamıyorum. Kendi dünyalarımızda kurduğumuz hayallerde ve en az o hayaller kadar gerçek yaşıyoruz biz, bu ilişkiyi.
İkimiz de korkak… İkimizde de nedensiz bir kibir…
Bir teslim olma korkusu…
Ne sen ne ben yaşayamıyoruz risklerle, ayaklarımız yere basmalı. Ama farkında değiliz hiçbirimiz yere basmıyoruz artık, gömülmeye başladık gün geçtikçe. Boğazımıza kadar gelen çamur bile korkutmuyor bizi de konuşmak… Şişşt!
Rüya görüyorum.
Rüyamda beni öptüğünü görüyorum.
Beni öperken rüya görüyorum(!)
Beni öpmeye her yeltenişin ve her beceremeyişin… Rüyalara sığınıyorum.
7 Haziran 2010 Pazartesi
biz gece ve suç
gece suç
suçlu gece
gecelik suç...
o suç
o gece
gece biz
biz suçlu
suç tek gecelik biz
...
4 Haziran 2010 Cuma
* “o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer…”
Ayrılığı, gecenin hızlı geçtiği sabahın geç olduğu o gün… Sol yanındaki boşluktan öğrenmeseydin eğer!
*“dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer…”
Ve her güzel yerde izi kalmasaydı eğer!
*“utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer…”
Ağlamak yakışıyormuş bazı ayrılıklara meğer!
*“yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer…”
Ve hırsız o olmasına rağmen tutuklu sensen eğer!
*“korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer…”
Vücudunun çıplaklığına ruhunu giyebilseydin eğer!
*“o kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer…”
Kulağına fısıldanan onca kelime, intikam için yanıp tutuşmasalardı bir de!
…
Öcünü alıyor bütün dakikalar benden!
YORULDUM…
*Can Yücel-EĞER
şaşırmak için denedim, denemek için sustum...
…
Küçükken babamın bana verdiği en büyük cezaydı, susmak! Sorgu yok, kavga yok, dayak hiç yok. Ama daha ağır bir ceza; susmak… Keşke bağırsa, keşke odama gönderse, ders çalış dese ya da benzeri… Ama yok o karşımda sustukça, artardı pişmanlığım. Özellikle suçunu biliyorsa, ne zoruna giderdi insanın! Ama yok, o alabildiğine sakin, alabildiğine sessiz…
Giderek ona benzediğimi söylerdi tanıyanlar; kızınca kırılınca susarmışım, karşımdakini delirtircesine. Soğukkanlılık diyenler de var tabi buna. Bense bilmiyorum adını, tanımını. Doğal olmak denebilir belki.
Yok, bu sefer soğukkanlı değilim, sakin hiç değilim. Doğal olduğum kesin ve deliren tarafım!
En büyük korkumdu, benim gibi biriyle tanışmak, bir şeyler paylaşmak…
Hep mi başına gelir, insanın korktukları?
Ne yapıyoruz şimdi hangimiz daha fazla susacak bunu mu ölçüyoruz? Ya da hangimiz “o”nsuzlukla daha çok baş edebilir, buna mı bakıyoruz? Ne zaman bitecek bu sınav? Bittiğini hangimiz söyleyecek, gururunu bir kenara bırakıp?
Soğukluğundan korkmasam ararım ya aslında… Koymam ben öyle gururumu ortaya, söz konusu sevdiklerimse. Bu kadar anlaşılmaz bir şey mi, anlayamıyor musun sana verdiğim değeri?
Ben elimden geleni yaptım diyorum ama yok, susmuyor içimdeki sesler. Baş edemiyorum ben sensizlikle. Sen nasıl bu kadar uzak, bu kadar sessiz, bu kadar korkutucu, bu kadar… Bu kadar işte, tıkanıyorum. Düğüm olup oturuyorsun boğazıma! Paylaşmayınca sevinçlerimi, ağlamayınca omzunda eksik kalıyor yaşananlar. Madem böyle sessizce çekilecektin köşene, neden tuttun elimden, neden yan yana durdun benimle dosta düşmana karşı?
İçimdeki seslerin hepsini yazabilsem neler çıkar aslında ya, toparlayamıyorum kafamı. Aklım sende…
Tamam susuyorum!
Bitti mi dersin?
Ben tek kelime yeter diyorum:
ÖZLEDİM…