Bir Cumartesi Bu Şehir…
-Abla bi mendil alır mısın? Sakız da var.
-Yok ablacım, kolay gelsin.
-Hadi be abla, al da ben de yemek yiyim.
-Yemek mi yiyeceksin?
-Evet.
-Hadi gel yiyelim.
-Mendil alacak mısın?
-Hayır, ben yemek yerken bana eşlik edecek birini arıyorum, sen de yemek yemek istiyorsun. Geliyor musun gelmiyor musun?
-Ama… Ben… Satmam lazım…
-Kolay gele o zaman, hadi eyvallah!
-Abla dur! Ne yicez?
-Ne istersen…
…
-Ee anlat bakalım, adın ne, kaç yaşındasın?
-‘Valla adım Ebubekir, yaşım dersen 15 diyorlar ama ben 35’i devirdim’ diyor ve susuyor Ebubekir. Yemek yemek için mi susması yoksa yolun daha başında hızlı gittiğini fark edip korkması mı bilmiyorum. Sormuyorum da…
Beş dakika sonra konuşmaya başlıyor, sanırım doymaya başladı diye düşünüyorum içimden.
-‘Biliyorum buraya geldiğimizi, okula başlıcam ben o zaman, Şarkışla’dan geldik. Bilir misin Şarkışla’yı? Ben bilirim. Unuttuk gerçi, buraları biliyoz abla, hep buralarda çalıştım ben geldiğimden beri. Polisleri de bilirim, nerden çıkarlar, yakalanmadım daha hiç’ diyip gülümsüyor ve bir ısırık daha alıyor ekmeğinden. Ben de gülümsüyorum, nedensiz. Hoşuna gitmiş olacak ki devam ediyor.
-‘Hızlı koşcan abla, yakalanmıcan. Seni yakaladılar mı döver bu pezevenkler!’ utanıyor ve susuyor sonra. Gözlerini kaçırıyor benden, suçunu bilen bir suçlu gibi. Hoşuma gidiyor utanması. ‘Çocuk!’ diyorum içimden.
-Hey sustun! Ben de sevmem polisleri, pezevenkler işine geldi mi aslan kesilir, gelmedi mi görmezler bile olanı biteni.
-Ne güzel dedin be abla! Bak geçen buranın büyükleri geldi, sıkıştırdı cebimdeki parayı alacaklar. 2 polis geçiyo önümden ‘Abi yardım edin dövüyorlar’ dedim, ‘Yapmışsındır bişi, ye aklın başına gelsin’ dediler.
-Buranın büyükleri kim?
-‘He! Bak şurda köşede duran çocuğu görüyon mu?’ diye dışarıyı gösteriyor. Köşede duran, karşımda oturanın bir kaç boy büyüğü sanki. Dikkatli bakınca benzemiyorlar aslında ama kalıpları aynı işte. Boyun hafif öne eğik ama başı dik, eller sürekli hareket ediyor, gözlerinden yorgun oldukları belli ama susmadıklarından bunu anlamak zor geliyor. Herkese ‘abi/abla’ , nefes almak bile vakit kaybı sanki(!)
-Kim ki o?
-Benden büyük işte abla, buralarda senden büyük herkes ‘büyükler’dir. Bulaşmıcan senden büyüğe, valla keserler köpek gibi atarlar leşini, hem de karakolun önüne.
-İçki, sigara, uyuşturucu… Var mı bunlar sende?
İrkiliyor, ilk defa tereddütle bakıyor suratıma. ‘Korktu’ diyorum içimden. Kim bilir belki polis sandı beni de. Ya da gazeteci… İkimiz de susuyoruz. Ebubekir arada korkak bakışlar atıyor suratıma, görüyorum ama bakmıyorum suratına. Belki de içinden ‘Ulan ne yaptın! Kim ki bu, kaçsam şimdi hemen kalkıp…’ diyor. ‘Saçmalama Şükran! Kaçmak istese kalkar gider, senden mi korkacak.’ Ve sessizliği bozan o oluyor.
-Sen kimsin abla?
-Ben… Adım Şükran, öğrenciyim burada, ben de İstanbullu değilim aslında ama buralı olduk artık.
-Sen nerelisin abla?
Her seferinde ‘abla’ demesi içimi burkuyor biraz ama neden böyle diyor biliyorum, yakın hissetti kendini bana, o yüzden demiyorum bir şey.
-‘Aydın’da doğdum büyüdüm…’ derken kesiyor sözümü ve devam ediyor gülerek.
-Sende mi erken büyüdün abla!
Anlamıyorum bu gerçek bir soru mu yoksa laf mı sokuyor ama hoşuma gidiyor bu tavrı. ‘Sen de mi?’ yankılanıyor bir an kafamda. Karşımdaki yanık tenli çocuğa bakarken ‘büyüdüm’ demek çok ukalaca geliyor. Susmamı fırsat bilmiş olacak ki devam ediyor.
-‘Biz erken büyüdük be abla! Peder gidince erkenden napcan, kimse ekmek vermiyo. Bırak ekmeği, iş de vermiyo. Ulan çalsak tıkarsın içeri, iş dersin vermezler…’ Fark ediyorum ki çok dinlemiş bu çocuk konuşmak istiyor. Hiç dinleyen oldu mu acaba hayatını, diye geçirirken içimden, irkiliyorum.
-Abla!
-‘Pardon ya dalmışım, büyüdük’ diyorum. Gülüyor.
-Tamam abla büyüksün! Daldın gittin. Sen niye yalnızsın ki, valla abla yanlış anlama ama güzelsin bu saatte yalnızsın, belli birilerine kırılmışsın.
Bu çocuk giderek etkiliyor beni, insanları ne kadar da çabuk tanıyor, beni bana özetlemesini istesem vallahi de bir ayrıntıyı atlamaz.
Bu sefer gülme sırası bende. Gülüyorum yapay bir kahkahayla.
-‘Noldu abla, sevgilinden mi ayrıldın yoksa…’ Yanlış bir şey söylediğini düşünmüş olsa gerek, susuyor. Gülümsediğimi görünce devam ediyor.
-Hiç öyle gülme abla, ben anlattım, dinlesen daha da anlatırdım ya, sen anlat biraz.
-Anlatacak bir şey yok aslında, yalnız kalmak istedim bu gece.
-Yemek yicek birini arıyom dedin abla, yapma be!
Akıllı çocuk kendi sözlerimle vurdu beni ve buldu yalanı. Gülümsüyorum yine, zeki insanları severim!
-Yakaladın beni!
-İşim bu abla, dikkatli olmazsan sokaklar yaşatmaz adamı! Çok naz yaptın be abla!
-Haha! Bak sen! Evet kırgınım. Güzel olmak, iyi olmak yetmiyormuş bazen demek ki. Bak insan yalnız kalabiliyormuş akşamın bir saatinde. Hiçbir şey yetmiyor tamam da, sevmek de yetmiyor ya bazen o çok koyuyor adama!
-Abla sen yazar mısın?
-O nerden çıktı şimdi?
-Sevdiğini biliyor mu o peki?
-Biliyor olsa gerek, çok belli ettim ama işte… Belli ettikçe kaçıyorlar. Sevilmekten korkuyor çoğu.
-‘Bir sır vereyim mi abla?’ diyor ama cevap vermemi beklemeden devam ediyor. ‘Erkekler korkaktır aslında. Kendi seviyorsa korkar çok belli edersem rezil olurum diye; karşısındaki seviyorsa korkar, çok seviyor ya bağlanırsa diye. Yani abla korkak yaratıklar aslında’ Büyük bir sırrı paylaşmış gibi mutlu oluyor. Gurur duyuyor kendiyle. Bozmuyorum ben de, şaşırmış gibi bakıyorum suratına. Ben sustukça o konuşuyor. O da sessizliği sevmiyor benim gibi.
-‘Ama boş ver, takma kafana. Sen güzelsin abla hem gülüşün de güzel...’ Sustu yine, utandı sanırım.
-Teşekkür ederim Ebubekir, sen de öylesin.
-‘Yapma be abla!’ diyor ama mutlu oluyor belli. ‘Ee... Abla sen tek başına dolaşma bu saatte bence.’
-N’apayım ya?
-‘Bence git evine ya da çağır gelsin o dallama!’ diyor ve gülüyor. Ben de gülüyorum.
-Çağırdım cevap vermedi.
-Ver adresini abla, soralım hesabını.
Sürekli gülüyor artık. Benim de bir şeyler paylaşmış olmam hoşuna gidiyor olsa gerek. Düşünüyorum da hayatla eğlenmese, dalga geçmese, gülmese nasıl geçer sokakta hayat!
-‘Belki bir gün veririm hı, gidip bir tanışırsın.’ diyip göz kırpıyorum. Daha bir dik oturmaya başlıyor.
-Valla abla ben buralardayım hep, başın derde düşerse bakarız çaresine evelallah!
Büyümüş de küçülmüş.
-Peki, kalkalım mı artık, baksana kaç olmuş saat.
-Evet, abla evine git artık.
-Tamam, tamam, evine git demeyi kes korkutuyorsun beni.
-Kork abla zaten, ben içlerindeyim bak bilirim her şeyi.
-‘Öyle olsun bakalım.’ derken, kalkmış ve sokağa çıkmıştık. Ebubekir’e rastladığım köşeye gelmek üzereydik. Elimi uzattım sıkmak için, şaşırdı, ilk defa bir el uzanıyordu sanki. Ama bozmadı, sıktı elimi. Gülümsedim. Gülümsedi.
-‘Sağ ol abla!’ dedi ve bir mendil uzattı. Ben yemek için diyor sandım, devam etti, ‘bana güvendiğin için, insanım be abla, bilmiyor kimse!’
Gözlerim doluyor ama çaktırmıyorum. Duygularımı saklayabilme yeteneğim… İş başında yine otokontrolüm. Uzattığı mendili almalı mıyım şimdi?
-‘Abla alsana mendili, kullanırsın elbet’ Bu bir yemeği ödeme çabası değil, görüyorum gözlerinden. ‘Kullanırsın elbet’ çınladı kulağımda.
-‘Ağlarım diye mi veriyorsun’ diyorum. Gülüyorum.
-Yok abla, ağlayacaksan vermiyim.
Alıyorum ve yürümeye başlıyorum. ‘Tamam ağlamam’ diyorum. Bakıyor arkamdan diye düşünüyorum ama dönüp bakmıyorum. Bir uğultu var beynimde, tek başıma olmadığım yalnızlık duygusu. Kafam allak bullak… Çocuk… Benden büyük! O çocuk… Erken büyüyenlerden!
Evimin yolunu tutuyorum, saat 22.55’i gösterirken…
Bir şehirde her şey bunca büyük bir hızla değişirken, hiçkimse eskicilerin kapısını çalmıyorsa, o şehirde yalnız bir şeyler eskimiyor, bir çok şey de yitiriliyor demektir...
YanıtlaSilHesapsızlığın, masumiyetin, çalınmamış bakışların artık çok az yürekte numunesi var... "Eskici" diyorum ben onlara, şehrin eskicileri... Çok şey eskiyor şehirde, çok şey yitiriliyor, ama artık pek kimse onların kapısını çalmıyor... Sanırım sizin de kapınızı pek kimse çalmıyor...
Yorumun için teşekkürler Sn Adsız!
YanıtlaSilSadece şehir eskimiyor, insan elinin değdiği her şey eskimeye mahkum. İnsanın var olduğu her yerde bir şeyler yitirilir, bir şeyler keşfedilir. Hayat, değişebildiği için devam eder ve değişebilen her şey de yenilenebilir demektir. Eskiden de kimse eskicilerin kapısını çalmazdı ama eskiciler buna alınıp şehri eskilerine mahkum etmediler ve kapısını çalsın diye kimseyi de beklemediler. Kapalı kapılar ardında çalınsın diye beklemek sadece insanın kendini eskitir, hayat dışarıda eskiyerek, eskiterek, değiştirerek yaşanır.
Hakeza...
SilZaten bu yüzden "adsız" şehre seslenirken; "inanmadıklarınızı bırakın başkaları toplasın eskicilerden" der... Eskici gücenmez, bilir hayatın seyrini... Değişmek nesnenin olduğu kadar, insanın da yazgısıdır çünkü, çürümemek için... Ama bazen sahte bir gerçeklik algısının karşısında, insanca ve aslen insana ait olanları yaşatabilmek için seçici geçirgen bir duvar gerekir... Duvarın öte tarafında altında soluyabileceğimiz bir gökyüzü yoksa eğer...
Hayır hayır! Bu bir zorunluluk, bir hastalık, yahut bir evham değildir. Bu bir tercihtir... Ve dahi var olan tek zorunluluk; tercihlerimizin sonuçlarıyla yüzleşmektir... Bu insanın suyun dışında, balığın suyun içinde olmayı tercihidir... Balık suyun dışında olmayı da seçebilirdi pekala, uğruna onca şeyi yitirebilecek bir inanışı taşısaydı eğer... Eskici, duvarın bu tarafında olmayı değil, öte tarafında olmamayı seçmiştir sadece... Çünkü inanın, bazen gerçekten duvarın öte tarafında altında soluyabileceğimiz bir gökyüzü yoktur...
Seçici geçirgen duvarlarımız var bence, neyi/kimi seçeceğini öğrenmesi için birkaç kez yanlış geçirmesi gerekir o kadar. Duvarlarımız bizden bağımsız bir seçicilik gösterir çoğu kez, çünkü geçirgenlik duygularla şekillenir sen istemesen de bazen hayatının orta yerinde bitiverir korktukların, kaçtıkların. “Bu bir tercihtir... Ve dahi var olan tek zorunluluk; tercihlerimizin sonuçlarıyla yüzleşmektir” Evet ben de böyle bakıyorum hayata, her zaman bilerek ya da bilmeyerek seçtiğimiz şeyleri yaşarız ve tabi bedellerini. Bence kötü olan seçmediklerimizden sakınarak yaşamak ya da seçmediklerimizle yan yana yaşayamamak… Yani sizin dediğiniz gibi “öte tarafında olmamayı seçmiştir sadece” Yaşamımız, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızla da, istediklerimiz kadar istemediklerimizle de şekillenir. Bir şeyleri seçmiyorsak, kayıplara alışmak en azından hayatı daha yaşanılır kılar. Evet, balık suyun dışında olmayı seçmedi çünkü var olduğunun farkına varabileceği bir beyni bile yok. İnsanlar yalnızca inandıkları şeyler uğruna seçimler yapmazlar bence, bildiklerine göre de şekil alırlar. Nitekim inanmak, doğru kabul etmektir, varsaymaktır, doğru olarak benimsemektir. Oysa bence insanlar bu kadar hayalperest değiller. Bilmek; anlamış kavramış olmaktır, alışmış olmaktır.
SilHep düşünürüm yapıp pişman olmak mı yapmayıp pişman olmak mı? Hangisi daha çok yaralar insanı diye… Tercihler de böyle bir şey değil mi, yaparsın ya da yapmazsın… Ama sonucuna hep sen katlanırsın.
"İnsanlar yalnızca inandıkları şeyler uğruna seçimler yapmazlar bence, bildiklerine göre de şekil alırlar. Nitekim inanmak, doğru kabul etmektir, varsaymaktır, doğru olarak benimsemektir. Oysa bence insanlar bu kadar hayalperest değiller. Bilmek; anlamış kavramış olmaktır, alışmış olmaktır."
YanıtlaSilAlışmak... Bir çeşit duyarsızlıktır çoğu zaman; göğüs germek ya da olgunluk göstermek değil. Ruhun nasırlaşması belki... Bu yüzden "bilmek" nesnelleştiğinde kıymetini yitirmeye başlıyor... Her somut gerçeklik bir kabulle başladığına göre inanmak -"doğru kabul etmek, varsaymak, doğru olarak benimsemek"- ile bilmek arasındaki fark nedir?... Tartışılır...
Bilmek bir etiği bir ahlakı gereksinmez oysa inanmanın bir ahlakı vardır... Bildiklerimiz başkalarınında olabilir ama inandıklarımız bizimdir çünkü...
Neye ve ne şekilde inandığımız ya da inandıklarımızın insana ne kadar yakıştığı... Bu noktada hüküm, bir şekle bir biçime dökemeyeceğimiz, enikonu tarif edemeyeceğimiz "iç" diye geçiştirdiğimiz bir parçaya ait... Ki o parça zaten yalnız inandıklarımızı ve taşıdıklarımızı değil, bizi de birbirimizden ayırıyor...
Nihayet! Bazen diyorum ki; aklımın değil ruhumun bilgisiyle yaşayabilseydim sadece... Bilen, anlamış, kavramış bir dünyada değil, kaydı tutulmayan, kıyaslamayan, alışmayan, hesaplamayan, öngörmeyen, ket vurmayan, biraz olsun hisseden bir dünyada yaşayabilseydim... Aklın matematiği yerine, ruhun doğaçlama dokunuşlarıyla çizilseydi bütün çizgiler... İki kere iki dört etmeyebilirdi, evet... Etmese de olmazmıydı pekala; alınıp verilenlerin hesabı tutulmasaydı, hayat böyle tüccarca yaşanmasaydı...
“Alışmak... Bir çeşit duyarsızlıktır çoğu zaman…” ama her zaman değil. Alışmak kimi zaman da kendini bulduğun yerdir. Ve bence alışmak zaten hiçbir şekilde göğüs germek değildir. Nesneleşen her şeyin biraz anlamını kaybettiğini düşünüyorum, metalaşmak günümüzün en büyük sorunu bence, kıymet bilmezlik… Ama ne olursa olsun, bilmek varsaymaktan her zaman bir adım öndedir.
YanıtlaSilBilmek, bir etiği gerektirir görüşündeyim. Bildiklerim bana ait demektir, yaşayıp öğrenmişsem zaten bana aittir; başkalarından öğrenmişsem de bir şey değiştirmez benim aklımın alabildiği kabul edebildiğidir bildiğim, yani yine benimdir. Ama bildiğin şeyi uygulamak ya da uygulamamak bana kalır, işte zaten kişisel fark da burada ortaya çıkar. İnandıklarımız da bizimdir elbet, inandığımı savunurum ki bir gün onu da öğreneyim, bileyim, benliğime katabileyim.
İnandıklarımıza çok fazla yorum yapılması taraftarı değilim. ‘Ben buna inanırım’ denebilir ama karşındakinin inandığına hiç kimse ama hiç kimse ‘sana yakışmıyor’ ya da ‘saçma’ diyemez. En azından dememeli. İşte zaten yaşamak, tercih, bedel, ödül… Bu noktada devreye girmiyor mu bunlar? İnsanlar birbirinden ayrılmak zorundalar, herkesin aynı şeye inandığı bir yerde nasıl yaşanabilir ki?
Ruhunun bilgisiyle de yaşadığına inanıyorum, belki tamamen değil ama en azından bunları yazarken. Ve yine aynı yere geliyoruz, bilen anlayan dünya… Mesele bilmek ya da anlamak değil bence, bildiğini nasıl kullandığında! Küçükken sobaya dokunduğu için eli yanan çocuk kadar basit bakmak lazım hayata; ‘soba yakar’ bu kadar! Dokunmak istiyorsan o sobaya, onu söndüreceksin ya da eline eldiven takacaksın; sıcak olduğunu bilerek ama soğuk varsayarak dokunursan her seferinde sadece canının yanmasına yol açarsın. İki kere iki dört etmeseydi de olurdu ama bu alınan-verilen hesabından bir şey değiştirir miydi? Sen benim canımı yaktın ben de senin canını yakarım, buradaki matematiği göstersene bana? Mesele bence, aklını geliştirirken ruhunu kaybetmemekte…
"Bildiğini nasıl kullandığında!"...
YanıtlaSilOrtak noktamız bu cümle sanırım...
Bilgi insanı her zaman bir yaşama biçimine sevketmiyor...
İnandıklarımızın tartışılması konusuna gelince; salt iyi üzerine kurulu bir toplum içinde yaşasaydık belki; ama düşünsene pragmatizm (!) bile bi ahlak olarak savunulabilirken... Bazen insanlar doğru veya güzel olduğu için değil, sadece faydalı, faydası olduğu için inanıyorlar...
Neyse! Karmaşık :)
"Aklını geliştirirken ruhunu kaybetmemekte…" ana fikrimiz bu olsun, böylece çıkalım işin içinden...
Salt iyilik... Bilmem biraz havada kalıyor bence. Sonuçta insanlar iyi olduguna inandıkları birçok seyin sonunda cevrelerine zarar veriyor. Pragmatik düşünce bence biraz makinelesmek, iyi mı kötü mü bilmiyorum tekduze bakis acısı yarattığını düşünüyorum. Hani mühendislik bakis acısı gibi, 0 ve 1... Belki bazen yasamayı kolaylastiriyordur ama çok düz mantık...
YanıtlaSilEvet karmaşık! İnsan beyni karmaşık, yapacak bir şey yok.
Hani derler ya aklına mukayyet ol, ben de o zaman sana diyorum ruhuna mukayyet ol :)