21 Aralık 2011 Çarşamba

senin de dediğin gibi "hoşça kal"

üzgünüm sevgilim, sen de herkes gibi -şu içinde 'ben' de olan herkes- bedelini ödeyeceksin. bitti, benden bu kadar...

27 Kasım 2011 Pazar

24 Kasım 2011 Perşembe

Bitmez ki bu...


Sen her geçen gün biraz daha uzaklaşırken,
nasıl durabilirim ki yerimde?
Artık rüyamda seni görmüyorum,
Seni hatırlatan şeylerden kaçıyorum.

Gitmek üzerine o kadar şey yazdım ki,
Anlamını yitirdi artık yazdıklarım
                                          ama o acı var ya o acı,
                                                                       geçmiyor işte...
Sonbahar hiç bu kadar kalleş olmamıştı.
İsyankarlığımı yıkadı geçti yağmur,
Gücümü savuruyor rüzgar,
Beynimde depremler...
Ayaklarımın altından geleceğim kayıyor sanki
de...
Bir sana dokunamıyor hiçbir doğa olayı!
                                     İçimden bir seni alamıyorlar.
                                             Ben bir seni yenemiyorum
                                                                 Bir sen...

Kendini içkiye bile veremezsin.
Geçti sanırsın, unuttum sanırsın 
ama susmaz o içindeki çığlık. 
Sonra kendini boş boş camdan bakarken bulursun,
                                                   saat 4'e gelirken.
Sokak lambasının dibindeki poşete dikilir gözlerin
Şimdi bir patlasa dersin,
hikayeler yazarsın...
Sonra senin bile anlam veremediğin bir şekilde
bomba beyninde  patlar ve
                                     son geceniz gelir aklına yine...
Yan odadan nefesini bile duyarken yanına gidememenin acısını hissedersin,
                                                                                        bir kere daha ve
                                                                                                   son olmadığını bilerek.
Son sarılışını düşünürsün,
boğazındaki düğümü yutuşunu,
ağlamayışını...
Elini son uzatışını,
                            tutmayışını...
İçin bir hoş olur ve sen gururundan 
                                                   pişmanlık 
                                                           diyemezsin!
Mesafelere bakarsın haritalardan,
bir işe yarayacakmış gibi.
Sadece yakınmış gibi geldiğinden belki...
Biletleri düşünürsün sonra,
Gidebilirmişsin gibi
Gelecekmiş gibi...

Basıp giderdim bu olgunluğum olmasa.
Çürümeye başlasam da...
Bitmez ki bu!

3 Kasım 2011 Perşembe

Etki Tepki

Hep böyle oturup karşılıklı şiir, kitap okuyabileceğim biri olsun istedim hayatımda. Olsaydı öyle biri, belki de bu kadar zor olmayacaktı her şey. O kişinin varlığına inanmamaktan mı bilmem, aslında aramadım bile. Ama insan ya bu, içten içe istiyor işte!
Bazen durup düşünüyorum geleceğimi, "nereye kadar zorlayabilirim acaba kendimi" diye... Sonu var mı bunun ya da bir yerde tatmin oluyor mu insan. Yanlış anlama beni, bahsettiğim şey para değil. Bahsettiğim şeyin ne olduğunu ben de bilmiyorum, içimde o  beni ateşleyen şey işte... Ne diyordum, tatmin olmak... O an geldiğinde ben nerede olacağım acaba ve kiminle? Bu çok önemli değilmiş gibi görmezden geliyorum hep ama asıl önemli olan bu değil mi? Yani o dedikleri; huzur, mutluluk falan filan...
Sen hayattaki korkularını nasıl halledersin?
Evet, benim de var elbet hayata karşı korkularım... Hep söylenen "çocukluğuna inelim" komedisinin halk dilinde söylenişi bu. Hayata karşı, belki düzene karşı, korkum var. Büyüdüğümde ne ve nerede olacağım dedim ya, o önemli değil aslında ben nerede olmak istemediğimi biliyorum ve ne olmak. Alınan her kararın ardında aslında içten içe bir şeylere gösterilen tepki yatıyormuş. İnsan boşuna büyümüyor sonuçta.
Bu aralar kafama çok takıyorum Bukowski'yi! Etki ve Tepki...
"En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar."

29 Ekim 2011 Cumartesi

16 Ekim 2011 Pazar

Hastalık mı dersin?

Sen hiç, dağdan taştan kuştan böcekten, hiç kimseden ve hiç bir şeyden çekinmeden, tam vaktinde, içinden deli gibi yapmak geliyorken, seni tutan aslında hiç bir şey yokken "seni seviyorum" diye haykırdın mı?
Ben yapamadım.
Bu nereden çıktı şimdi deme, sordun ya neden bu durgunluğun diye... Onu diyorum işte, içimde iltihap yapan bir "seni seviyorum"um var.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Evet, sardı yine hüzünler...

Ben sana gitme desem, kalır mıydın cidden?
Burada kalsan farklı olur muyduk sen-ben?
Gecenin bu saatinde işte bu ruh hali...
Sigaraya başlayası gelir insanın, o derece yani!
Geç mi oldu bilmem ya,
Gitme...
Gitme...
Gittiğin yollardan dönülmez geri...

30 Eylül 2011 Cuma

Eskimiş ve ekşimiş ilişkilere…

Kişilik sahibi olmak, hal ve davranışını kişiden kişiye değiştirmemek demektir. Eğer sana senin gibi davranmıyorsam, yapamayacağımdan ya da enayi olduğumdan değil, kişilikli olduğumdandır. Beni kullanıyorsan bilirim. Gitmesini bilmeyene de gerektiğinde yol veririm. Eğer hâlâ sana yol vermediysem, sana olan zaafımdan değil, bana muhtaç oluşunu görmenin tatminindendir.

26 Eylül 2011 Pazartesi

26 Ağustos 2011 Cuma

Açmamalıydım o kutuyu!

Yıllar öncesinden gelen, içinde koskoca bir okulu, koskoca bir devri taşıdığım… Anılarım, acılarım, arkadaşlarım, kardeşlerim… Şu an nerede olduklarını bilmediğim bir dolu insan… Özledim desem eğreti duracak bir sürü insan… Uzun zamandır göz ardı ettiğim AFL’ye geri döndüm bugün. Alay konusu ‘mor’unu bile özledim.
Sıkıldığımız derslerdeki yazışmalarımız, defterimin arasına bırakılmış küçük notlar, doğum günü hediyelerimin paketleri, 24 numaralı odanın kırılan kolu, mumlar, pasta süsleri… İLK’imin kurutulmuş çiçekleri, notları, hediyeleri, öğrenci kimliği, bir veda olmayan veda yazısı… İçimde bir yerleri titretti yine. O kadar derin hissettim ki gözümden yaş bile gelemedi!
Etüt-yurt arasındaki o kısa döşeme yol… Hayatımın en eğlenceli, en hızlı, en hayatı sorgulayan kısmı… Vay be, dedim az önce.
Ders aralarında oynanan voleybol, öğle yemeklerine koşuşlarımız, hafta sonu yurtta kalanların can yoldaşı ‘basketbol sahası’, sevgililerin ağacı… Elimde tırmık, tepemizde güneş, 2003 Mayıs’ında bahçedeki taşları toplayışımız ve diktiğimiz çiçekler… Hayatımın gerçekten en uzun, en hızlı, en can yakan, en âşık olunası yılları…
AFL koridorlarında koşturdum az önce yine, bağıra bağıra şarkı söyledim Hzr-9-10-11 B’nin önünde…
Başlangıçlarımın yeri ‘balkonum’, kuytu köşem sırdaşım ‘çamaşır odası’… Duruyorlar mı acaba hâlâ öyle.
Televizyon odası…
Yorgunluktan farkına bile varmadan, kendi odam diye girdiğim erkekler katı…
Sabahları gömleğimi ilikleye ilikleye indiğim merdivenler…
Ve kokusu hiç dinmeyen yemekhane…
İKİNCİ EVİM! Her şeyini özledim, ben yine bu gece... 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

insan bazen
bazı insanları özler
ve ben de bugün
seni özledim
nokta

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Sesimi duyan var mı?


Bir şey var içimde…
Birilerine... Birilerine hayatı zindan edenlere...
Kod’aman’lara...
Karanlığa ve çaresizliğe…
Sağırlara…
Kimliği büyük, sureti olmayan takım elbiselilere...
Üç maymunlara…
Bir türlü koltuğundan göçüp gidemeyenlere…
Bunların hepsine denk gelen,
Veli Göçer’lere…
Bugün 17 Ağustos!
12 sene öncesi gibi, bağırasım var!
Ama…
Orada kimse var mı?

Yalancılar kadar bencilleri de kıskanıyorum…


Yalancılar kadar bencilleri de kıskanıyorum…
Eveeeet! Bugünlerde insanları sevmek için daha fazla zaman harcıyorum.
Ya da harcamıyorum, bugünlerde insanları pek sevmiyorum o kadar.
Kendim dâhil…
Bencilliğini, saflık ve çekingenlik maskesi altına saklayanlardan sıkıldım. En az bencillerden sıkıldığım kadar…
Ama dün, bencilleri daha çok sevdiğime karar verdim. Bir insan kendini önemsiyor diye, onu neden sevmiyorum ki?
Belki de benim ki kıskançlıktan, bilmiyorum. Bencil olamamaktan… Bir şeyi yapamamanın verdiği, o müthiş çekememezlik duygusu!
Bunu zamanla öğrenebilir miyim acaba? Yani bencil olmayı, en azından bazılarına karşı…
Lise ikinci sınıfta söylediğim bir söz vardı –ya da bana söylettirilen mi demeliyim- “bencil yapamayacaksınız beni!”.
Evet, olmadım. Mutlu muyum?
Tartışılır…
Peki, yine nedir beni isyan noktasına getiren?
İnsanlar…
Peki, neden bu kadar kafama takıyorum insanları?
Görüşlerini dikkate alsam da çok önemsemiyorum ne de olsa...
Evet, bu aralar tam olarak kafama taktığım bu.
Telefonlara bir süre daha çıkmayacağım, kimseyle konuşmak istemiyorum. Tatildeyim diyorum anlamıyorlar ben ne yapayım! Benimkisi kafa tatili arkadaş, olamaz mı?
Olabilir…
Hı, bir de iş mevzusu var. Sizce ömrümü etkileyecek kararı ne kadar süre içinde vermeliyim? Yani şimdi mezunum ya, ne zaman işe başlamalıyım? Hemen? Bir ay sonra? Canım isteyince? Develer tellal olunca, pireler hâlâ pire iken?
Her neyse, üzülecek şey mir’im, insanların gerçekten ne istediklerini bulmak için zaman bulamamaları!
Neyse ne diyordum, geçeceğini bilsem de, bu aralar kıskanıyorum.
Yalancıları ve bencilleri…


11 Ağustos 2011 Perşembe

21 Temmuz 2011 Perşembe

Bazı insanların beni kullandığının farkındayım; aptal değil mükemmeliyetçiyim!

Yaşıtlarıma nazaran birçok konuda fikir sahibi olmam –ki bunun için önce bilgi sahibi olmam gerekiyor- asıl mesele. Danışmanlık belki de geleceğimin mesleğidir bunu bilemem, ama benim bildiğim ve çevremin bilmediğimi sandığı şey, kullanılıyor olmam. Peki, insan bile bile kendini kullandırır mı? Bunu neden yaptığımı bilmemekle beraber tüm olan biteni yönetiyor olmak bana yetiyor. ‘canım’lar ‘cicim’ler havada uçuşurken, o insanın samimi olduğunu nasıl düşünebilirim ki zaten!
Aranıp sorulmak umurumda bile değil, telefonumun ne zaman ve günde kaç kere çaldığı da… Bana ne ki bazı insanlar -tamam buna çoğu da diyebiliriz- beni yalnızca soru sormak için arıyorlarsa. O insanları isteyen kim ki hayatında! Peki, şu güce ne demeli; sana o kadar çok güveniyorlar ki günün birinde bir şey desen hepsi balıklama atlayacak. Eh hadi gel de üzül şimdi! Kullanıldığını düşünmeleri mi yoksa bir balık edasıyla bilgisiz ve haliyle fikirsiz ortalarda dolaşmak mı?
Bu kadar saymak neyse de elbette bazıları canımı acıtıyor. Bazen cidden değer verdiğin insanlar oluyor –artık çok nadir de olsa- kızsan kızamıyorsun, küssen küsemiyorsun. Ayrıca çocuk muyuz canım, neye küsüyoruz! Ama içimdeki çocuk kırılıyor arkadaş, onu ne yapacağız? Beni yakından tanıyan herkes bilir;
“Bana çok mu kızdın?”
ya da
“Küstün mü?” sorularına verdiğim tek cevap vardır,
“Tabi ki hayır, küsmedim. Ben sana değil kendime kızıyorum.”
Çok artistik gibi duran ama aslında ukalalık ve artistlikle alakası olmayan bu sözün benim için anlamı, ‘ben nasıl oldu da sana bu kadar güvendim’. Artık sen bunun için üzülürsün, üzülmezsin; ben onu bilemem. Eğer sen bana karşı bir hata yapıyorsan, bunun tek suçlusu sen değilsin ki neden sadece sana kızayım. Buna izin verdiğim için en büyük hata bende! Ve insanın kendine kızmasından daha ağır bir şey yok, emin ol.
Bu mükemmeliyetçilik mi?
Sanırım evet…

23 Haziran 2011 Perşembe

Bir insanı hayatından ne kadar kısa sürede çıkarabilirsin?

Pasif bir isyan hali...  Duygusuz ve doğal… 
Bir tek yokluğun doğallığımı bozuyor, onu da örtbas ediyorum.
Bazen özleyecek oluyorum. Kendimi durdurup “düşünmeyince daha kolay diyorum”.
Sonra…
Pasif bir isyan…

16 Haziran 2011 Perşembe

Bizde böyle…

Bir daha seni seviyorum da diyeceğim. Dostum da...
Yaptığım şeyleri yapmaya da devam edeceğim. Gerekiyorsa BEDEL ödemeye de…
Korkmadan içindekileri söylemek ERDEM ister! Gerekiyorsa yalnız kalmak uğruna -her zaman olduğu gibi- içimdekileri söylemekten korkmayacağım.
YALAN... Hiçbir şekilde hayatıma giremeyecek. Yalancılar da…
Dünyanın bir ucunda da olsa kendi DOĞRUlarımın peşinde olacağım. Ve yanıma sadece, onlara SAYGI duyanları alacağım.
Yine hata yapacağım, yine baştan başlayacağım ve ne olursa olsun PİŞMAN olmayacağım.
Silinenleri ne unutacağım ne de sürekli düşüneceğim.
Daha fazla KAHKAHA atacağım, daha çok yorulacağım ve yorulduğumu daha az hissedeceğim.
Eve girer girmez MÜZİK açmaya ve DANS etmeye…
Geceleri uyuyabilmek için film izlemeye ve uykumu kaçırmaya devam edeceğim.
İçmeye, gezmeye, eğlenmeye devam edeceğim. Bunların yanında SINIRlarımı bilmeye de…
Gitmek isteyene “Kal!” demeye devam edeceğim. Gidene “S.ktir git!” demeye ve pişmanlıklarını izlemeye de…
Hayata karşı sorumsuz, ukala ve düşman olmadan… Aynı anda hem SOĞUKKANLI hem de ATEŞLİ yaşamaya…
Herkes kendi hayatından sorumlu madem, açtım kapıları isteyen olsun isteyen olmasın. Ama Can Abi’nin dediği gibi:
“Ağırdır sevmelerim
Her YÜREK taşıyamaz...
Büyüktür umutlarım
Her OMUZ kaldıramaz!”

1 Mayıs 2011 Pazar

İtirazlı itiraf...

Sevgiyi ya da güveni hissetmek bazıları için kolay bazıları için çok zordur. Alışmak, değişmek, yenilemek, silmek... Ama en kötüsü hissettiğini sandığın duygunun bir gün bir yerlerde yanlış olduğunu sanmandır, bence.

Bana lisedeyken bazı duyguları hiç sorgulamamam gerektiği öğretildi ve çoğu şeyin üzerine düşünmemem gerektiği de! Sorunu, dönüp dolaşıp kendime yüklemek o günlerden kalan bir alışkanlık bende. Eksik kalmanın ya da unutulmanın, yalnız kalmaktan daha zor olduğunu o zaman öğrendim, acılarımın üzerine gidip bir daha aynı şey olursa körelmiş olmayı, çoğu zaman birşeyleri mantığa bağlamayı da. Her zaman gerçekleri söylememin yanında, insanlara istedikleri duyguyu hissettirmek için uğraştığım ve bunu başardığım çok zaman oldu. Hüzünlerimi çoğu zaman kendime saklamam gerekiyormuş gibi hissettiğim çok zamanım oldu. İşte ben o zamanlarda öğrendim kişisel ilişkilerde çok fazla ısrar etmemeyi ve çok fazla reddetmemeyi. Bir telefonuma cevap alamazsam ikinciyi arayamadığım çok zamanım oldu sırf bu sebeplerden... Meşgulum arayacağım diyen ve aramayan çok arkadaşım... Bunlara takılmamayı lisedeyken öğrendim ben. Ve yine duygularımı istemeden paylaştığım çok zamanım, çok arkadaşım oldu. Bazı şeyleri yalnızca özel kişilere anlattım, bazılarını ise herkese; sadece benden çıkıp gitsinler diye. Unutmaya çalıştığım çok şey oldu. Silememenin aksine, dinlemeyeyim diye bile bile sildiğim iki isim oldu listemde; Feridun Düzağaç ve Düş Sokağı Sakinleri... Olur da hata kaza açar dinlerim, bana yanlış şeyler hatırlatır diye... Çözümlerimi kendim bulmam gerektiğini öğrendim ben, o unutulmayan o güzel anılarla dolu lisede. Böyle söyleyince kızgın olduğumu düşünürler diye düşündüğüm çok zaman oldu. Kızgın olmadığımı anlattığım çok zaman oldu. Kimsenin bana olan sevgisini, ihtiyacını, gerekliliğini sorgulamamaya başlamak zor ve tehlikeli. Ama ben insanlara inanmaya bıraktım kendimi; seviyorum diyorsa seviyor, kızıyorum diyorsa kızıyor, özlüyorum diyorsa özlüyor. Duygusal olarak beni kandırdığını sanan çok insan oldu, nedense hepsi dönüp dolaşıp kendi pişman oldu. Dikkat ettiğim tek bir şey oldu, hiçbir zaman hissetmediğim bir şeyi hissediyormuş gibi yapmadım ve yapanlara da kafamı takmadım. Sıcağı sıcağına üzüntülerin haricinde onları heybeme katmadım.

Pişmanlık ve keşkelerim yok. Çok hata yaptım, bana da çok hata yapıldı. Yeri gelince özürümü de diledim.

Sizlere duygularımı anlatmamak isteyerek seçtiğim bir yol değil, zaten bu bir tercih olarak çıkmadı karşıma. İnsanları kıskanmamam gerektiğini de o zaman anladım ve sırf bu yüzden hayatıma giren birçok insanı kıskanamadım, hiç kimseyi bana ait diye düşünemedim; bir gün gidebileceklerine hep ihtimal verdim. Ve bunun ergenlik dönemi korkularımdan olduğunu daha sonraları anladım.

Ve sırf bunlardan dolayı BAZI kişileri “orda bir köy var uzakta” edasıyla sevdiğim gerçektir, peşinden koşmadığım da...


5 Şubat 2011 Cumartesi

beynime vurur, kalbime dokunur...

Saçmalamakta olan kalbim ile yarışan beynim...

Yatacağım birazdan uykum olmamasına rağmen, "yarın erken kalkacaksın" diye saat 23.00’dan beri tekrarlıyor içimdeki ses, duymazdan geliyorum. Sonra içimden ağlamak geliyor, unutmuşum sanırım, geldiği gibi gidiyor, giderken uykumu da götürüyor yanında...  Gözlerim yanmaya başlıyor, başım ağrımaya başlıyor. Yok, uyku hala ortalarda yok... Sonra "yarın erken kalkacaksın" diyor içimden bir ses... vs…
Biliyorum bunun adı özlemek…
Bir şey soracağım, kafama takıldı. Siz hiç, birinin gülüşünü özlediniz mi? Başka bir şeyini değil ama yalnızca gülüşünü… Yanınızda olmayan birinin sadece varlığını bilip mutlu oldunuz mu? Oldunuzsa, peki, bu saçma değil mi? “Herkes yerinde sağ olsun” demek sizleri tatmin ediyor mu yani? Ne yalan söyleyeyim, beni etmiyor. Mesela, ben o’nun benden uzakta bir yerlerde eğlenmesine dayanamıyorum. Benden uzakta, benim görmediğim ortamlarda, başka birilerine gülmesini de istemiyorum. Ama mutlu olmasını da istiyorum. Bu hastalıklı bir düşünce mi? Bence öyle!
Kıskançlığı kim buldu?
Ya da insanlar ne zamandan beri birbirlerini kıskanıyor? Mesela, kıskançlık yüzünden ilk cinayet nasıl işlendi? Bu konu hukuk kitaplarındaki yerini nasıl aldı? Düşünüyorum da, acaba sokmasaydık hukuk kitaplarına bunları, kıskançlık bu kadar ilerler miydi? Ya da kıskançlığın ne kadarı suç değil? Hayır, yani, illa birine fiziksel bir zarar verince mi suç oluyor! Benim psikolojim bozuluyor mesela, bu konu da işleniyor mu hukuk kitaplarında? Anlamıyorum işte, bence kıskanmak da hastalıklı bir düşünce!
Bir de utanma duygusunu ilk kim yaşadı? Bu sizce de, çok utanç verici değil mi, ilk utanan insan…
Mesela, kısa ya da açık giyindiği için ilk utanan kim ya da mahalle baskısını ilk uygulayan mahalle hangisi? Diyorlar ki araştırmacılar, giyinmemizin ilk olarak sebebi, göçebe yaşam… Daha soğuk yerlere göç edebilmek için falan filan… E insanın aklına geliyor, avcı ve keşifçi olan erkek ise, haliyle erkek daha çok geziyor demektir. Sonuç olarak o zaman kadından daha önce mi giyinmeye başladı erkekler? Önceden erkekler kadınlardan daha mı giyinikti acaba? Her şey tamam da, giyinmekle utanç ne zaman birbiri ile ilişkilendirildi; ne zaman insanlar giyinmeyince utanır hale geldiler? İlk kısa etek ne zaman giyildi mesela? Kısa olduğuna kim karar verdi, ilk frikik ne zaman verildi? Bunlar önemsiz ve saçma sorular mı? Evet öyle… Takıldı bir kere aklıma…
Kafama takılan son konu, sevmek…
Duyguların en hastalıklısı! Bunu ilk kim yaptı demeyeceğim çünkü her sevgi tektir bence. Her sevgi en büyük olandır, en koruyucudur, en savaşçıdır, en yapılamaz olanı yapılabilir kılandır. Sevmek asil bir duygudur be! Sevmek, Uğruna namaz kılmaktır. Sevmek, uğruna içmektir. Sevmek, saçmalamaktır. Sevmek, haklı olduğunu bile bile onu haklı çıkarmaya çalışmak, içten içe ona hak vermektir. Sevmek, sokaklarda tek başına gezerken yüzündeki gülümseme, yok yere çıkardığın kavgalardır. Sevmek kimi zaman huzurun kucağı kimi zaman kavganın sıcağıdır. Ama benim için sevmek bu gece ‘UYKUSUZLUK’tur arkadaş!