29 Ocak 2015 Perşembe

Mesela...

... Sonra dedi ki, seni sevmeyen birine zorla kendini sevdiremezsin. İşte, acı olan buydu. Gerçekler genellikle acıdır zaten de, senden bu acı gerçeği duymak en acısıydı. Ama hayatta tüm gerçeklerle yüzleşmek lazım. Yüzleştim. Yüzleşirim.

Bir hissiyat üzerinden gerçeklik sorgusu yapmak da zor. Benim sana hissettiğim, senin bendeki yanılsaman mesela. Benim sende gördüğüm...  Sonuçta, bence de, karşılıklı olmayan her sevgi aslında bir alışkanlıktan ibaret. Alışkanlık sevgiye dönüşüyor zamanla ve sevginin bin türlü çeşidi var. Hayvan sevgisi de var mesela. Hayvan gibi sevmek de! Sırf sevilmek için seviyormuş gibi yapmak da... Hayal kurmak gerçek aslında, kurduğun hayale hiç sahip olamayacağın kişileri eklemek de. Sana kalmış yani.

Sonuç olarak, sevgi gerçek midir peki? Kafam karışık çocuk, kafam çok karışık!

Hayatta her korkunun üzerine gitmek lazım ve kangren olmuş duyguları kesip atmak. Hayatta en büyük lanetim güçlü olmak galiba!

Bu aralar birini sevme ihtiyacı mı duyuyorum ya da birini gerçekten seviyor muyum, bilmiyorum. Önemli de değil zaten. 'Aşk benim sana olduğumdur; aşık olan benim, sen değil' lafına istinaden; kimseyi ilgilendirmez, o dahil. Ben hariç. Peki gerçekten ben ilgileniyor muyum? Bilmiyorum. Ama hissediyorum işte, şurada bir yerlerde başlayıp tüm vücudumu ele geçiriyor varlığı. Ve aslında yokluğu...

Mesela, yokluğunda ona yazılar yazmak da var. Gece kadar gerçek.

Yarın geçeceğini bilmek, unutacağını bilmek de, hayat mesela. Geçene kadar canının acıyacağını, özleyeceğini bilmek de... Hayata yer açmak için bazı şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Ah tercihler!

Birine alışmaktan  uzak durmaya çalışırken, gidip en olmazını istemek de sevdaya dahil mesela.

20 Ocak 2015 Salı

Aidiyet... Hakimiyet...

Bugünün konusu; aidiyet...
Dün bir arkadaşım bahsetti bu konudan. “Bence sen aidiyet hissinden korkuyorsun” dedi. İnsan değer verdiği birinden böyle şeyler duyunca kafası karışıyor. Dünden beri aklımda, işin içinden çıkamadım. Açıkcası daha önce de düşünürdüm bunu ama, uzun bir süredir düşünmüyordum. Belki de görmezden geliyordum, bir çözüm yolu bulamadığımdan yok sayıyordum. Bilmiyorum. Açtım, yıllar önce yazdığım yazıları okudum. Eskiden ne kadar da çok yazarmışım. Eskiden daha çok düşünürmüşüm aslında, sorgularmışım hayatı. Hatta kendime hayali sorunlar yaratıp da o sorunları çözmeye çalışırmışım. Büyüdükçe aslında kendimizden mi uzaklaşıyoruz nedir?

İçimdeki çocuğun elini hiç bırakmayacağım demiştim lisedeyken (her yazımda da liseye atıfta bulunmak bir alışkanlık oldu, ne yapacaksın hayatımın en beni ben yapan yılları.) ve o gün bugündür de bırakmadım o eli. Ama büyüdük sanki!

Her neyse, aidiyet diyorduk... Hiçbir zaman kendimi, birisine ya da bir yerlere ait hissedemediğimden bahsettim. Karşımdakine yapılmış gibi dursa da aslında kendime yapılmış bir itiraftı. 27 yıllık bir sır... Bu bir yalnızlık yarattı içimde! Hatta dışımda... Her yerim bir anda yoğun bir yalnızlık oldu. Çok yalnız hissettim kendimi. Ve ardından çok güçlü hissettim. Sonra gerek var mı dedim, bu güç gösterisine. Eskiden, yalnız olabilmek güç demektir derdim; yalnız da ayakta kalabilmek güçlülüktür. Ama bu aralar öyle düşünmüyorum. Yalnızlığımı sevsem de, arkadaşlarımın bana dediği gibi -ki son zamanlarda çok sık diyorlar-, her şeyi tek başına halledemezsin diyorum kendime. Halledemezsin demeyelim de  yani paylaşmak bu hayatı daha yaşanılır kılar diyelim. Gerçekten de bu kadar güçlü olmaya gerek var mı?

Düşün bakalım belki seversin aidiyet hissini, dedi. Ben de en iyi yaptığım şeyi yapıyorum ve düşünüyorum. Ah, o kadar çok şey düşünüyorum ki!

Aslında sevdiklerimi çok sahiplenirim ama neden sahiplenilmeyi kabul edemiyorum ki? Bu da mı yoksa ergenlik dönemi korkularımdan? Aslında sandığımın aksine, yalnızlık güçlü olmak değil de korkmak demekse? Birilerine ait olmaya korkuyorsam? Birilerinin beni her şeyimle sahiplenmesini teslim olmak olarak görüyorsam? Özlemekten korktuğumdan, bir şeylere alışmaktan kaçıyorsam? Bunların cevaplarını veremiyor olmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü bir şeylerden korkmaktan hoşlanmıyorum.

Nasıl bir şey bilmiyorum ki, aidiyet dedikleri şey. Yani kendimi doğduğum, yaşadığım yere bile ait hissedemezken... Kafam çok karışık ve bir yorgunluk geldi üstüme. Bir ay kaldı, bir şeylerden daha vazgeçmeye. Ait olmadığım bir yerden gidip daha çok ait olmadığım başka bir yere yerleşmeye... Ama neden bu kafa karışıklığım? Motivasyonum  nereye gitti? Tek başıma yapılacak o kadar çok iş var ki! Ve ah, ben kendimi kendimden o kadar uzak hissediyorum ki! Ve yalnız. Ve boş. Hani bir şey vardır; yanınızda olmasını istediğiniz kişi yanınızda değilse kalabalıklar içinde bile yalnızsınızdır, diye.

Aidiyet kelimesinin anlamı “ilişkinlik”miş. Beğenmedim. Bence daha derin bir kelime!

İşin içinden tek başıma çıkamayacağım. Hadi gel rüyama, ait olacağım günlerin hayaliyle yatalım artık...