30 Ekim 2015 Cuma

19.10.2015

Ben de değişir miyim derdim hep… Mümkünmüş! Lisedeyken demiştim, beni bencil bir insan yapamayacaksınız diye. Sanki hayatı biliyormuş gibi... İnsanların bencilliğini… Gerçi eksik kalıyor böyle deyince; insanların bu kadar bencil bu kadar kötü olabileceklerini biliyormuşum gibi... Hoş bilsem, sonuçta izin vermem ya bana kötülük yapmalarına, neyse…

Sürekli bir değişim içindeyiz evet. Özellikle de tanıdığın bildiğin ortamdan, insanlardan uzakta olunca sürekli bir değişim içinde olman kaçınılmaz. Ama iki gün önce resmen dünyam aydınlandı! Her şey değişti. İnandığım inanmadığım, mantıklı ya da mantıksız bulduğum, sevdiğim ve sevmediğim… Her şey şekil değiştirdi. Her zaman olgun, güçlü, ne bileyim yaşıtlarıma nazaran dünyanın daha da bir farkında olduğumu düşünmüşümdür. Ben hiçbir şey bilmiyormuşum meğer. Hani öyle üzgün ya da kızgın falan da değilim. Tam tersine bana bunu gösteren kişiye defalarca teşekkür ettim, hala daha ediyorum. Kırgınlık, hayal kırıklığı ayrı bir şey ama üzülmememin sebebi sanırım büyümüş olmam. Ben meğer küçücük bir kızmışım daha. Sebep falan hiç önemli değil bir yerden sonra. Fark etmiyor gerçekten de ne yaşadığın. Aldığın ders önemli. Ve bencillik değil ama kendi benliğini birazcık –popüler tabirle bir tık- önde tutmak gerekiyormuş. Hala daha diyorum beni bencil bir insan yapamayacaksınız!

İki gün önce hayatımdaki tüm özelimi, tüm saklı kalmış hislerimi, tüm sınırlarımı kaybettim sanki. İçimdeki çocuk hala yerinde duruyor ama sanki dersini çok iyi almış gibi. Yüzümdeki tebessüme engel olamıyorum. Sürekli gülümsemek kötü bir şey olmasa gerek? Öyle bir sınır varmış ki insanın içinde, kolay kolay ulaşılabilecek gibi değil. Ve o sınırı geçince böyle kendini bulutların üzerinden dünyayı izliyormuş gibi hissediyormuşsun. Böyle hafif, umursamaz, sürekli pozitif ve ben merkezci...
Ağlarken gülmek delilik midir? Böyle içindeki tüm isyanı kusarcasına ağlarken kahkaha atmak… Bilmiyorum! Ama hani delirmek de öyle kolay bir şey değilmiş :)
“abi kafayı yicem ya!”
Hah işte! O öyle kolay olmuyormuş.

İyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum ama dünya bir farklı dönüyor iki gündür. İnsanlara güvenini kaybetmek kötü bir şey. Ve, zaten aşka inanmazdım ya, olsun yine de öyle büyük sevgilere olan inancını da... Hiçbir şey ya da hiç kimse vazgeçilmez değil. Tek gerçek şu ki; benim sizi sevdiğim kadarsınız! Ben duygusal bir insanım ve bunu hiçbir şey değiştiremez (Şiir yazan insan duygusuz bir insan nasıl olur ki!). Ama insanlara güvenini kaybetmek ayrı mevzu. Hani hep kendime dediğim şey “öyle mal gibi inanmayacaksın kimseye”. İşte bu dediğimi uygulamaya koydum sonunda diyelim. Gereksiz kişi ve şeylerle zaman kaybetmemek lazımmış. Kimseye acımamak lazımmış. Dur bak olmadı, şöyle yazacaktım. KİMSEYE ACIMAMAK LAZIMMIŞ! Ve evet gerçekten de –bak şu an bunu derken gülüyorum mesela- “o bunu yapmaz” dediğin kişi tam olarak o düşündüğün şeyi ve hatta daha fazlasını yaparmış. Ah! Ne kadar da safım…

Her neyse… Merhaba Dünya Kardeş, ben geldim! :)


9 Haziran 2015 Salı

Kendini ifade edemiyor kelimeler...

Boğazıma kadar öyle doluyum ki, tıkandım artık. Çıkmıyor kelimelerim, akmıyor göz yaşlarım, dile gelemiyor duygularım... Çok daraldım, çok sıkıştım, çok çok çok! Karmakarışık. Darmadağınık. Nedensiz. Hatırlar mısın, küfreder gibi yazmak lazım derdim eskiden. Yazamıyorum işte.
“...Şemsettin laf aramızda kaldı çıkamıyor
Kendini ifade edemiyor bir türlü…”
Şey gibi düşün bunu; biri sana ana avrat düz gidiyor, tekme tokat dalıyor, gözünün önünde tüm varlığını kırıp döküyor. İçinden o kadar temiz o kadar okkalı küfürler geçiyor, böyle ebeden başlayıp imama kadar gidiyorsun falan... ama çıkamıyor işte ağzından... (ama’dan önceki her şey anlamını kaybeder derler) Böyle boğazında kalıyor tüm acıların, tüm nefretin, tüm duyguların. Tüm özlemlerin...
Öyleyim işte bu aralar.
Biliyordum. Döndüğüm zaman hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordum. Ve de şunu bilerek, hissederek geldim buraya; bir şeylerden fedakarlık etmeden başka şeyler kazanılmıyor. Ama bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum be! İnsanların bu kadar çabuk değişmesini, bu kadar çabuk unutulmayı... Ben kopmamak için direnirken bu kadar şımarık olmalarını...
 İnsanları bu kadar şımartabildiğim için bence bana ödül falan vermeliler.  “Sen de fark ettin zaman kötü en iyisi biz işi deliliğe vuralım”
Ne bileyim işte bu kadar yalnız kalmayı beklemiyordum. Yalnızlık dediysem, çevremdeki onlarca insana ayıp olmasın; içimdeki yalnızlık bu...
“Her seçim bir vazgeçiştir” klişesini gerçekten hissettiniz mi siz hiç? Arafta kalmak nedir bilir misiniz? Eski halini korumaya çalışırken ve kimse sana yardımcı olmazken; isyan eden ve değişmen lazım diyen öbür yarınızla kavga etmek nedir bilir misiniz? O ince çizginin üstünde sürekli diğer tarafa savrulmak ama eski yerinde kalmak için direnmek nedir? Birilerinden kopmamak için savaşmak ve kendinden ödün vermek nedir? (Tam şu anda sokaktan öğürme sesi geliyor. Birisi çok içmiş sanırım. Benim yerime de içmiş birisi. Keşke ben de onun gibi kusabilsem içimdeki kelimeleri.) Her verdiğin ödünden sonra, kendini daha güçsüz ve aciz hissetmek nedir? Ve siz sürekli verirken karşınızdakilerin giderek şımarmasını çaresizlik içinde izlemek nedir, bilir misiniz? Ve yine de şımartmaya devam etmeyi anlamlandırabilir misiniz? Tüm bu anlamlandıramadığınız durumlar içinde, bir de kendini kaybetmemek için direnmek nedir bilir misiniz? Özlememek için bol bol gülmek, daha az düşünmeye çalışmak... Daha az düşünmem lazım diye bütün gün düşünmek nedir, bilir misiniz?
Sevmek kilometrelerce...  Nedir? Bilir misiniz?
“Gün say Şemsettin gün say…”
Gün sayıyorum. Değişim başladı.
Gerçekten de
hiçbir şey
eskisi gibi
olmayacak
NOKTA


15 Mayıs 2015 Cuma

Karmakarışık

Birini özlediğim zaman duygusal olurum. Ama özlediğim kişi beklediğim tepkiyi vermezse işte o zaman üzülürüm. Özlemek üzmez aslında beni, alışkınım mesafelere... Sadece bazen, çok duygusal romantik karışık bir insan oluyorum ve aynı şeyi karşımdakinden de bekliyorum. Yani aslında sorun yine bende! 
Kimseden bir şey beklememek lazım diye her seferinde söylüyorum kendime ama dinletemiyorum. Evet mesela bence de çok saçma, karşındaki beklediğin gibi tepki vermedi diye insan üzülür mü hiç? Üzülüyor işte... Kırılıyor bazen... Zaten bu hissiyatımı da körelttiğimde herhalde tam anlamıyla olmuş olacağım. Kime göre neye göre? 
Giderek duygusuzlaşmak ve umursamaz olmak iyi bir şey mi gerçekten de? Bilmiyorum. 
Yine aklıma geldi bak, neden bir senedir ağlayamıyorum ben? Ağlamak güçlü olmaktır, derdim eskiden. Ne yani zayıf mıyım şimdi? Bilmiyorum! 
Kendimi, hiç hissetmediğim kadar yalnız hissediyorum aslında bir süredir ve bu durumu hiç mi hiç umursamıyorum. Umursamaya çalışıp da umursayamıyorum. Böyle, düşünüyorum falan... Sonra bir anda dağılıyor aklım, duygularım. Belki de büyümek dedikleri şey böyle bir şey. Nereden bileyim, daha önce hiç büyümedim ki!
Bak yine duygusal oldum iyi mi! Böyle zamanlarda hayata küsesim geliyor. Böyle her şeyi kapatıp, köşeme çekilmek istiyorum. Kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyorum.
Müzik... Müzik iyi ki var hayatlarımızda...
Ve bir insana “iyi ki varsın” diyebilmek değerli bir hediye...

8 Nisan 2015 Çarşamba

Sana

Beni bu kadar iyi tanıyan ama aslında hiçbir şey bilmeyen sen! Kendimden geçiyorum sana gelmek için. Aramızdaki onca mesafeye rağmen nasıl hâlâ sende atıyor kalbim?
Söylediklerin nasıl da dönüyor beynimde. Ah! Nasıl da yakışıyorsun hayallerime.
Gülümsüyorum kendime. Gülümserken gözlerim doluyor. Havalar parçalı bulutlu bende. Güneş bir görünüp bir kayboluyor. Bulutlar ahmak ıslatıyor!
Sordun mu kendine, neden bu kadar değer veriyor acaba diye?
Sanki her şeyin bir nedeni varmış gibi, boş versene!

Nazım geliyor aklıma hep, odamda oturmuş pencereden dışarı bakarken. En çok Nazım geliyor. Ve Piraye...
Bir de yanı başımda... Sen...


*Sayfamda çok fazla şarkı paylaşmam ama içime işledin be mübarek!

29 Ocak 2015 Perşembe

Mesela...

... Sonra dedi ki, seni sevmeyen birine zorla kendini sevdiremezsin. İşte, acı olan buydu. Gerçekler genellikle acıdır zaten de, senden bu acı gerçeği duymak en acısıydı. Ama hayatta tüm gerçeklerle yüzleşmek lazım. Yüzleştim. Yüzleşirim.

Bir hissiyat üzerinden gerçeklik sorgusu yapmak da zor. Benim sana hissettiğim, senin bendeki yanılsaman mesela. Benim sende gördüğüm...  Sonuçta, bence de, karşılıklı olmayan her sevgi aslında bir alışkanlıktan ibaret. Alışkanlık sevgiye dönüşüyor zamanla ve sevginin bin türlü çeşidi var. Hayvan sevgisi de var mesela. Hayvan gibi sevmek de! Sırf sevilmek için seviyormuş gibi yapmak da... Hayal kurmak gerçek aslında, kurduğun hayale hiç sahip olamayacağın kişileri eklemek de. Sana kalmış yani.

Sonuç olarak, sevgi gerçek midir peki? Kafam karışık çocuk, kafam çok karışık!

Hayatta her korkunun üzerine gitmek lazım ve kangren olmuş duyguları kesip atmak. Hayatta en büyük lanetim güçlü olmak galiba!

Bu aralar birini sevme ihtiyacı mı duyuyorum ya da birini gerçekten seviyor muyum, bilmiyorum. Önemli de değil zaten. 'Aşk benim sana olduğumdur; aşık olan benim, sen değil' lafına istinaden; kimseyi ilgilendirmez, o dahil. Ben hariç. Peki gerçekten ben ilgileniyor muyum? Bilmiyorum. Ama hissediyorum işte, şurada bir yerlerde başlayıp tüm vücudumu ele geçiriyor varlığı. Ve aslında yokluğu...

Mesela, yokluğunda ona yazılar yazmak da var. Gece kadar gerçek.

Yarın geçeceğini bilmek, unutacağını bilmek de, hayat mesela. Geçene kadar canının acıyacağını, özleyeceğini bilmek de... Hayata yer açmak için bazı şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Ah tercihler!

Birine alışmaktan  uzak durmaya çalışırken, gidip en olmazını istemek de sevdaya dahil mesela.

20 Ocak 2015 Salı

Aidiyet... Hakimiyet...

Bugünün konusu; aidiyet...
Dün bir arkadaşım bahsetti bu konudan. “Bence sen aidiyet hissinden korkuyorsun” dedi. İnsan değer verdiği birinden böyle şeyler duyunca kafası karışıyor. Dünden beri aklımda, işin içinden çıkamadım. Açıkcası daha önce de düşünürdüm bunu ama, uzun bir süredir düşünmüyordum. Belki de görmezden geliyordum, bir çözüm yolu bulamadığımdan yok sayıyordum. Bilmiyorum. Açtım, yıllar önce yazdığım yazıları okudum. Eskiden ne kadar da çok yazarmışım. Eskiden daha çok düşünürmüşüm aslında, sorgularmışım hayatı. Hatta kendime hayali sorunlar yaratıp da o sorunları çözmeye çalışırmışım. Büyüdükçe aslında kendimizden mi uzaklaşıyoruz nedir?

İçimdeki çocuğun elini hiç bırakmayacağım demiştim lisedeyken (her yazımda da liseye atıfta bulunmak bir alışkanlık oldu, ne yapacaksın hayatımın en beni ben yapan yılları.) ve o gün bugündür de bırakmadım o eli. Ama büyüdük sanki!

Her neyse, aidiyet diyorduk... Hiçbir zaman kendimi, birisine ya da bir yerlere ait hissedemediğimden bahsettim. Karşımdakine yapılmış gibi dursa da aslında kendime yapılmış bir itiraftı. 27 yıllık bir sır... Bu bir yalnızlık yarattı içimde! Hatta dışımda... Her yerim bir anda yoğun bir yalnızlık oldu. Çok yalnız hissettim kendimi. Ve ardından çok güçlü hissettim. Sonra gerek var mı dedim, bu güç gösterisine. Eskiden, yalnız olabilmek güç demektir derdim; yalnız da ayakta kalabilmek güçlülüktür. Ama bu aralar öyle düşünmüyorum. Yalnızlığımı sevsem de, arkadaşlarımın bana dediği gibi -ki son zamanlarda çok sık diyorlar-, her şeyi tek başına halledemezsin diyorum kendime. Halledemezsin demeyelim de  yani paylaşmak bu hayatı daha yaşanılır kılar diyelim. Gerçekten de bu kadar güçlü olmaya gerek var mı?

Düşün bakalım belki seversin aidiyet hissini, dedi. Ben de en iyi yaptığım şeyi yapıyorum ve düşünüyorum. Ah, o kadar çok şey düşünüyorum ki!

Aslında sevdiklerimi çok sahiplenirim ama neden sahiplenilmeyi kabul edemiyorum ki? Bu da mı yoksa ergenlik dönemi korkularımdan? Aslında sandığımın aksine, yalnızlık güçlü olmak değil de korkmak demekse? Birilerine ait olmaya korkuyorsam? Birilerinin beni her şeyimle sahiplenmesini teslim olmak olarak görüyorsam? Özlemekten korktuğumdan, bir şeylere alışmaktan kaçıyorsam? Bunların cevaplarını veremiyor olmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü bir şeylerden korkmaktan hoşlanmıyorum.

Nasıl bir şey bilmiyorum ki, aidiyet dedikleri şey. Yani kendimi doğduğum, yaşadığım yere bile ait hissedemezken... Kafam çok karışık ve bir yorgunluk geldi üstüme. Bir ay kaldı, bir şeylerden daha vazgeçmeye. Ait olmadığım bir yerden gidip daha çok ait olmadığım başka bir yere yerleşmeye... Ama neden bu kafa karışıklığım? Motivasyonum  nereye gitti? Tek başıma yapılacak o kadar çok iş var ki! Ve ah, ben kendimi kendimden o kadar uzak hissediyorum ki! Ve yalnız. Ve boş. Hani bir şey vardır; yanınızda olmasını istediğiniz kişi yanınızda değilse kalabalıklar içinde bile yalnızsınızdır, diye.

Aidiyet kelimesinin anlamı “ilişkinlik”miş. Beğenmedim. Bence daha derin bir kelime!

İşin içinden tek başıma çıkamayacağım. Hadi gel rüyama, ait olacağım günlerin hayaliyle yatalım artık...

18 Kasım 2014 Salı

...

Her şeyi bir kenara bırakıp gülüşünde dinlenmek vardı şimdi.