…
Küçükken babamın bana verdiği en büyük cezaydı, susmak! Sorgu yok, kavga yok, dayak hiç yok. Ama daha ağır bir ceza; susmak… Keşke bağırsa, keşke odama gönderse, ders çalış dese ya da benzeri… Ama yok o karşımda sustukça, artardı pişmanlığım. Özellikle suçunu biliyorsa, ne zoruna giderdi insanın! Ama yok, o alabildiğine sakin, alabildiğine sessiz…
Giderek ona benzediğimi söylerdi tanıyanlar; kızınca kırılınca susarmışım, karşımdakini delirtircesine. Soğukkanlılık diyenler de var tabi buna. Bense bilmiyorum adını, tanımını. Doğal olmak denebilir belki.
Yok, bu sefer soğukkanlı değilim, sakin hiç değilim. Doğal olduğum kesin ve deliren tarafım!
En büyük korkumdu, benim gibi biriyle tanışmak, bir şeyler paylaşmak…
Hep mi başına gelir, insanın korktukları?
Ne yapıyoruz şimdi hangimiz daha fazla susacak bunu mu ölçüyoruz? Ya da hangimiz “o”nsuzlukla daha çok baş edebilir, buna mı bakıyoruz? Ne zaman bitecek bu sınav? Bittiğini hangimiz söyleyecek, gururunu bir kenara bırakıp?
Soğukluğundan korkmasam ararım ya aslında… Koymam ben öyle gururumu ortaya, söz konusu sevdiklerimse. Bu kadar anlaşılmaz bir şey mi, anlayamıyor musun sana verdiğim değeri?
Ben elimden geleni yaptım diyorum ama yok, susmuyor içimdeki sesler. Baş edemiyorum ben sensizlikle. Sen nasıl bu kadar uzak, bu kadar sessiz, bu kadar korkutucu, bu kadar… Bu kadar işte, tıkanıyorum. Düğüm olup oturuyorsun boğazıma! Paylaşmayınca sevinçlerimi, ağlamayınca omzunda eksik kalıyor yaşananlar. Madem böyle sessizce çekilecektin köşene, neden tuttun elimden, neden yan yana durdun benimle dosta düşmana karşı?
İçimdeki seslerin hepsini yazabilsem neler çıkar aslında ya, toparlayamıyorum kafamı. Aklım sende…
Tamam susuyorum!
Bitti mi dersin?
Ben tek kelime yeter diyorum:
ÖZLEDİM…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder